Bir Çevirmenin Dünyası

Bir çevirmen gözüyle her şey…

Aynı sokaklarda dolaştığım yazarlardan birinin kitabını çevirsem güzel olmaz mıydı?

Bugüne kadar kitaplarını çevirdiğim yazarların çoğu Amerikalı. Sadece bir tanesi Pakistan asıllı Amerikalı ki onu da Mayıs 1 itibarıyla Bodrumlu yapıyoruz. Tanışma ve arkadaş olma fırsatı bulduğum için çok mutlu olduğum bir yazar Nafisa Haji. Onu başka bir yazımda paylaşacağım sizlerle.Önce kitabı piyasaya çıksın. 🙂

 

Bir tanesi ise İskoç’tu. Sayesinde sadece İskoç İngilizcesine ait çok şey öğrendim.
 
Şu sıralar Kanadalı bir yazarın kitabını çevirsem ne hoş olur diye düşünüyorum. Örneğin filmini çok severek izlediğim The Life of Pi’ın yazarı Yann Martel’in bir kitabı fena olmazdı. 
 
Neden böyle düşündüğüme gelince… Nisan 17’den beri Kanada’yım. Canım kızımın mezuniyeti için geldim ve bir ay kalacağım. 

 

Bu, turistik bir gezi değil tahmin edeceğiniz üzere. Kızımla, onun yıllardır hayat arkadaşı olan oğlumla ve bana torun diye yutturdukları dört ayaklı kızımla hasret gidermek amaç.

Anlayacağınız annelik yapıyorum. Evlerini toparlıyor; özledikleri Türk yemeklerini yapmaya çalışıyorum. Çalışıyorum, çünkü her tür gıda malzemesi o kadar farklı ki aynı tadı tutturmak mucize. Yine şimdiye kadar oldukça başarılı olduğumu söylemeliyim.
Ontario Hamilton’dayım. Turist gibi dolanacak bir yerde yok aslında. Niagara dışında tabii.
 
Niagara’nın insan yapımı olduğunu biliyordum ama asıl yapılış amacının Amerika ve Kanada’nın elektriğini sağlamak olduğunu yeni öğrendim. Amerika’yı karşıdan göründüğünü ve hatta bot gezisinde Amerika sınırlarına girildiğini de. İkisinin de kıyısında artık kullanılmayan çok büyük birer elektrik santralı var. Niagara’ya yakışmayan tek şey o iki koca bina. Onun dışında her şey çok ama çok keyifli. Maid of the Mist teknelerle sizi şelalenin tam ortasına götürdükleri bir tekne turu. Göz gözü görmüyor. Şu uzaktan duman gibi görünen, aslında şelaleden akan suların çarpmasıyla oluşan yere girdik.

 

Ve her ne kadar üzerimize naylon verseler de turdan sonra sırılsıklam olduk.

                                                   

 
Buradan Niagara manzarası seyrede seyrede Table On The Rock denilen yere yürüdük. Bereket güneş vardı da kuruduk. Table On The Rock şelaleye tepeden bakılan nokta. Muhteşem bir manzara söz konusu. Suyun gücünü hissetmek ürkütücü. 
Ve son olarak da Behind The Falls turu yaparak şelalenin arkasına geçtik. Çok az şey beni bu kadar etkilemiştir inanın. Bu tur sonunda anladım ki düş kurmayı bırakmamak gerek. Hayatım boyunca en çok istediğim şeylerden biriydi Niagara’yı görmek… Gençlik yıllarımda yolum hiç bu taraflara düşmedi. Kanada’da turistlik amaçlı gelinecek yerler arasında sayılmayacağı için de bundan sonra bir tek Niagara için gelinmez diye düşünürken… Çok isteyince oluyormuş. 🙂
 
 
Yukarıda da yazdığım gibi turistlik gezilecek başka bir yer yok burada. Conservation Area adını verdikleri koruma altındaki piknik alanları varmış. Yarın onlardan birine pikniğe gidiyoruz. Farklı bir deneyim olacak. Filmlerde gördüğüm türden bir mangal partisi… 
 
Bir de sırada Toronto var. Toronto Island, CN Tower ve Eaton Center… Dünyanın en yüksek kulelerinden birine çıkmak hoş olsa gerek. Kızım seni halatla bağlatıp dışında yürüteceğiz diyor ama pek sanmıyorum. Gene de belli olmaz benim sağım solum. 🙂
 
Gezilecek yerler bu kadar sınırlı, amaç da gezmeye değil çocuklarımla birlikte olmaya gelmek olunca burada insanlar nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyorum. Ev işleriyle uğraşıyorum, köpek gezdiriyorum, alışverişe gidiyorum, yemeğe çıkıyorum. Hayatın içine giriyorum yani. Dolayısıyla yaşamla ilgili bazı şeyleri gözlemlemem daha farklı oluyor. Çok ilginç gelen ve çok hoş bulduğum; biz de bir türlü gerçekleşemeyen ya da artık unuttuğumuz şeyler var burada. Hani neden bizde de yok; biz neden bunu yapamıyoruz denilen türden. Yanlış anlaşılmasın. Niyetim kendi ülkemi küçümsemek değil. Asla olamaz. Ama neden yok, neden olmuyor diye üzülüyor insan.
 
En dikkatimi çeken engellilerin durumu. Öylesi hayatın içindeler ki imrenerek baktım inanın. Bu kadar çok tekerlekli sandalyeyi sokaklarda görmemiştim. Sandalyelerin hepsi motorlu ve devlet tarafından veriliyor. Her yerde onlar için gereken her şey düşünülmüş. Kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan istedikleri gibi dolaşıyor, alışveriş yapıyorlar. 
 
Bir de yaşlılar var. Belli bir yaşın üstündeki hemen hemen herkes bir tür yürüteç ile dolaşıyor. Bunları da devlet veriyormuş. Dimdik görünenlerin bile elinde onları görmek bana ilginç geldi. Meğer yorulduklarında sandalye gibi oturup dinlenebiliyor; alışveriş torbalarını ona koyup taşıyabiliyorlarmış. Ve her yerdeler. Güzel olan da bu.
 
Hamilton’ın nüfusu 505 000 olmasına ve çok sayıda öğrenci bulunmasına rağmen yaşlılar için sayısız huzur evi var. Buraları kademe kademe. Kendine bakabilen yaşlılar daha ziyade ev gibi yerlerde bir arada yaşıyorlar; belli aralıklarla doktor kontrolleri yapılıyor. Bakıma muhtaç olanlar hastaneye benzer yerlerdeler; buralarda sürekli doktor ve hemşire var.
 
İlgimi çeken diğer bir şey otobüslerin tam saatinde durağa girmesi. Asla aksamıyor. Şehirde dolaşan boş taksi diye bir şey de yok. Hamilton’ın iki taksi şirketi var ve ihtiyacınız olduğu anda telefon ediyorsunuz. Beş dakika içinde bulunduğunuz yerde oluyorlar. Zaten bir çok market ve restaurantın için bu iki taksi şirketinin merkezine direkt bağlı telefonlar var.
 
Sokakta, asansörde, mağazalarda, nerede olursa olsun, herkes sürekli selamlaşıp birbirlerine hal hatır soruyor. Herkes güleryüzlü ve birbirine çok saygılı. “Thank you” ve “Have a nice day” cümleleri yaşam biçimleri olmuş.Bu kadar farklı kültürün bir arada yaşadığı bir ülkede bunu görmek çok ilginç. Gerçekten dünyanın her yerinden insan var burada. Ayrımcılık, ırkçılık söz konusu bile değil. Herkes kendi evinde kendi kültürüyle yaşayıp, kendi dilini konuşsa da dışarıda herkes Kanadalı. Nereli olduğun dahi sorulmuyor. Çok merak ederlerse sordukları soru şu: “Where is this accent from?” (Bu aksan nereye ait?). 
 
Trafik ayrı bir olay. Caddeler çok geniş. Buna rağmen tek yönlü. Eğer ışık yok ise bir yaya karşıdan karşıya geçmek için yolun boşalmasını beklemiyor. Kaldırım kenarına geldiği anda trafik duruyor ve istediğin kadar yavaş geç herkes sabırla bekliyor. On gündür buradayım bir kez bile korna sesi duymadım. 
 
 Barlarda ve içki alırken gençseniz kimlik göstermek zorundasınız. 21 yaş zorunluluğu var. İçki sadece LCBO adı verilen dükkânlarda satılıyor. Her biri kocaman birer market. Her yerden, her tür içki var. Bazı barlarda, özellikle üniversite kampüsü içinde olanlarda, elinize şöyle bir mühür basıyorlar. Bu mühürle kendimi pek genç hissettim. 🙂
 
Barlarda ve içki alırken gençseniz kimlik göstermek zorundasınız. 21 yaş zorunluluğu var. Bazı barlarda, özellikle üniversite kampüsü içinde olanlarda, elinize şöyle bir mühür basıyorlar. Bu mühürle kendimi pek genç hissettim. :)
Beni tanıyanlar hayvanlara olan düşkünlüğümü ve sokaktaki kedilerle köpeklere ne kadar üzüldüğümü bilir. Burada sokaklarda hiç kedi ve köpek yok, ama hemen hemen herkesin kedi ve köpeği var. Tek sokak hayvanları sincaplar 🙂 Her yerdeler. Rakun da varmış ama ben görmedim. 
Bir restauranta gittiğiniz zaman istediğiniz masaya gidip oturamıyorsunuz. Kaç kişi olduğunuz soruluyor ve size yer gösteriliyor. İki kişi gittiğinizde dört kişilik boş masa olsa bile oturtmuyorlar; beklemek zorundasınız. Restauranta sıra bekliyorsanız sanmayın ki içerideki tüm masalar dolu. Mutfak yetişemediği anda masalar boş olsa bile sizi bekletiyorlar. Zaten sıra beklemek doğal sporları sanırım. Her yerde sabırla bekliyorlar. Kimse üfleyip püflemiyor. En uzun kuyruklar ilk Hamilton’da başlayan meşhur kahveci Tim Hortons kasalarında. İnanın değer. 🙂
 
Ve evler…
Başa dönersek… Şimdiye dek görmediğim ülkelerin yazarlarının görmediğim yerler hakkındaki kitaplarını çevirdim. Amerika, Hindistan, Pakistan, İskoçya… Bazı şeyleri anlayabilmek için zaman zaman Google’da araştırmalar yaptım. Genel kültür kazanmak konusu düşünüldüğünde bunun katkısının çok olduğuna inanıyorum. Ama bir deyiş vardır: “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” İşte bu yüzden diyorum ki kültürünü böylesine soluduğum bir yazarın kitabını çevirmek hoş olurdu. Haksız mıyım?

Reklamlar

One comment on “Aynı sokaklarda dolaştığım yazarlardan birinin kitabını çevirsem güzel olmaz mıydı?

  1. cigdem kiran
    28 Nisan 2013

    Soğuk ülkelerin yazarlarından belki sadece Stieg Larsson okudum, ama Kanadalı bir yazarın kitabını okumaya resmen aç olduğumu hissediyorum. Dilerim en kısa zamanda sizin emeğinizden süzülmüş bir Kanadalıyı okuruz.

    Beğen

Yorum Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 28 Nisan 2013 by in Gezi Notları, Kişisel, Tüm Yazılarım and tagged , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: