Bir Çevirmenin Dünyası

Bir çevirmen gözüyle her şey…

Çok Gezen Değil, Çok Çeviren Bilir

Çalışmadığımı ya da evde çalışmanın çok rahat olduğunu düşünen dostlar aynı zamanda çok yorulduğumu, bilgisayarın başında bu kadar oturmanın sağlığımı olumsuz yönde etkileyeceğini söyleyip üzüntülerini dile getiriyorlar ve bu tempoya nasıl dayandığımı merak ediyorlar.
Evet, zaman zaman (ki bu oldukça sık bir “zaman zaman”) sırt ve bilek ağrılarım oluyor; başım çatlayacak duruma geliyor; gözlerim görmez, beynim çalışmaz oluyor. Yoruluyor muyum? Evet. Hem de çok. Çünkü gece gündüz, tatil, iş günü, hafta sonu diye bir kavramım yok.
“O zaman niye bu iş yapıyorsun? Emeklisin, Bodrum’dasın, keyfini çıkart. Zaten emeğinin karşılığını alamıyorsun,” diyebilirsiniz. Kim bilir belki de biz çevirmenlerin mazoşist bir yani var. 🙂
Bu kadar uzun süre bilgisayar başında oturmak ve çeviri yapmak yorucu, evet. Ama asıl yorucu olan araştırma yapmak; daha doğrusu kültürü, yaşam biçimini, bitki örtüsünü, kanunlarını, farklı kültürlerin dine bakış açılarını, vs algılamaya, özümsemeye çalışmak… Öğrenmek yetmiyor, uzaktan bir parçası haline gelmeniz gerekiyor o tadı okura geçirebilmeniz için.
Belki de bu yüzden bu kadar çok seviyorum bu işi.
Öyle çok şey öğrendim; öyle farklı kültürle tanıştım, farklı çağlarda yaşadım ki bu iş sayesinde.
Bartleyby‘den öğrendim düzene karşı çıkmayı; istemediğim iş için “Yapmamayı tercih ederim,” demeyi…
Verandada kahvemi yudumlarken Şarlman’ı seyrettim. Periler diyarına gitmek için atıma atladım; Ares yol gösterdi bana. Oraya vardığımda gördüm ki asıl benim evimmiş periler diyarı…
Denizlere açıldım 1800’lerin gemileriyle. Efsunlu Adalar’da dolaştım. Çıkan isyanda canımı zor kurtardım.
Mimar oldum; çan kulesi inşa ettim kendi sonumun orası olacağını bilmeden.
Hiç görmediğim ülkelerin, hiç bilmediğim sokaklarında dolandım. Kahve içtim köşe başındaki kafeteryada. Tadını bile bilmediğim yemekler yedim. Genelevlerine kadar girdim. Gözlerimle gördüm o çirkinliği. Küçükcük kızların acısını hissettim yüreğimde. Elimi uzattım çekip çıkarayım onları o bataktan diye. Görmediler ki tutsunlar. Biliyordum uyuşturucunun nerede olduğunu. Polise ihbar ettim ama sesim duyulmadı.
Mahkemelerinde şahitlik yaptım sessiz sedasız. Kanun adı altındaki kanunsuzluklara şaşakaldım.
Down Sendromlu küçük bir kız tanıdım Zambiya’nın bir köşesinde. Gördüm ona tecavüz edeni. Ama dinlemedi beni kimse.
Protestan ayinlerine katıldım. Kuleyi tırmanabilirsem günahlarımdan arınacağımı söylediler. Umursamadım.
Kerbala’da susuz kaldım. Yezid’in ordusuyla savaştım. Kazanamadım.
Muharrem ayında sokaklara çıktım. Ellerinde zincirler, kör bıçaklarla kendi kanlarını akıtanları gördü bu gözlerim. İnanamadım.
Timsahla maymunun masalını dinledim. Ama herkese güvenmemeyi öğrenemedim.
Savaşlara katıldım. Utandım insanlığımdan.
Nazi subaylarının evini işgal ettiği bir Fransız’dım bir zamanlar. Aklım karıştı.
Issız bir köşede pansiyon işlettim. Ne garip insanlar girdi yaşantıma.
Beynin neler yapabildiğini gördüm. O kıvrımların arasına saklanan şeylerin insan hayatını nasıl etkilediğine şahit oldum.
Kısaca rengarenktir biz çevirmenlerin dünyası… İşte bundandır mazoşist olmamız.
Reklamlar

Yorum Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 11 Nisan 2014 by in Çeviri, Tüm Yazılarım and tagged , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: