Bir Çevirmenin Dünyası

Bir çevirmen gözüyle her şey…

Yazarı Öldürmek

Bire bir çeviri mi Türkçe akıcılık mı? başlıklı yazıma bir çok yorum geldi. Hem okurlardan hem de meslektaşlarımdan. Genel görüş Türkçe akıcılıktan yanaydı ama az da olsa bire bir çeviri yapmadan yazarın tarzını koruyamayacağımızı savunan bir kesim de vardı.

Kişisel görüşüm, bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, Türkçe akıcılıktan yana. Elbette yazarın tarzını korumak şart. Ama ikinci görüşü savunanların kaygılarını da çok iyi anlıyorum.

Bu noktada çevirmenlere çok iş düşüyor. İşin püf noktası özünü kaçırmadan o dengeyi kurabilmek. 348433-3-4-24a38

Bu dengeyi kurmaya çalışan bir çevirmeni en zorlayan şeyin başında kelime oyunları geliyor. Kelime oyunlarında Türkçe’de tam karşılığını bulmak ve böyle bir cümleyi bire bir çevirmek genelde çok zor. Anlamsızlaşıyor, havada kalıyor. Bizler ne yapıyoruz? Hem yazara hem konuya hem de dilimize uygun başka bir kelime oyununu devreye sokuyoruz. Böylece yazarın diline bağlı kalarak akıcılık sağlamaya çalışıyoruz.

Bu aşamada çok değerli meslektaşım İhsan Tatari’nin Kayıp Rıhtım‘da bu konuya yaptığı yorumda kendi çevirilerinden verdiği bir örneği ve bu konudaki görüşünü paylaşmak isterim.

Dünya (Bir Hediye Dükkânı) – Charles Yu

Orijinal cümle:
…since basically, if we are being honest with ourselves, we are a theme park without the park part, which is to say we are basically just a theme, whatever that means…

Birebir çeviri:
…temel olarak, kendimize karşı dürüst olursak, biz park kısmı olmayan bir temalı parkız, bu da temel olarak sadece bir temayız demek, o ne anlama geliyorsa…

Benim tercih ettiğim çeviri:
…çünkü, kendimize karşı dürüst davranacak olursak, biz aslında parkı olmayan bir lunaparkız, bu da bizi temel olarak sadece bir luna yapar, o da her ne demekse artık…

Birebir çeviride espri tamamen kayboluyor görüldüğü üzere. Bunun yanı sıra “tema” kelimesinin ardından “o da her ne demekse artık” cümlesinin gelmesi de manasızlaşıyor. Çünkü tema nedir, hepimiz biliyoruz.

Yazarın tarzını bozmuş mu? Hayır. Bire bir çevirseydi çok anlamsız olacak bir cümleye anlam katmış.

Çevirdiğim kitaplardan birinde şu cümle karşıma çıkmıştı: “It hurts like a son of a bitch.” Tam çevirmeye kalksam “Orospu çoçuğu gibi acıyordu” yazmam gerekecekti ki çok anlamsız olurdu. Romanın kahramanı argoyu, küfrü çok sık kullanan bir karakter. Dolayısıyla “Dayanılmaz acıyordu / Çok acıyordu” benzeri bir çeviri karakteri yansıtmayacak, yazara saygısızlık olacaktı. “Acısı ağzıma sıçıyordu” şeklinde çevirmeyi tercih ettim.

Elbette çıkmazda kaldığımız, eğer değiştirirsek anlam kaybedecek yerlerle karşılaşıyoruz. Çaresiz kaldığımız anlar oluyor. O zamanda çevirmen notu giriyor devreye. 🙂

Cümle yapısında da ikilemde kaldığımız anlar oluyor. Örneğin yazar çok kısa cümleler kullanmış oluyor ve o cümleler çevrilince ortaya Aslı’nın deyimiyle “dın dın dın dın” giden bir kitap çıkıyor. 🙂 Biliyoruz ki o cümlerin bazılarını birleştirsek çok daha akıcı olacak ama yapmıyoruz. İşte bu yazarın tarzına müdahale etmektir.

Ya da tam tersi bir paragraflık cümlelerle karşılaşıyoruz. (Yazara saygımızı sunduğumuz an oluyor bu.) 🙂 Türkçe yazdığımızda başını sonunu kaybettiğimiz türden cümleler. Onları olduğu gibi koruyabilmek için büyük savaş veriyoruz. İkiye bölmek belki ama daha fazlası yine yazara müdahaleye oluyor.

Örneğin Herman Melville’nin Veranda Öyküleri adlı kitabındaki şu cümleyi çevirirken kesip biçseydim yazık olmaz mıydı? Anlaması biraz zor olabilir. Yine de güzelliği burada. Çevirirken canımın çıktığını itiraf ediyorum. 🙂

Karlı yüzeyi ikiye ayıran derin savakları; ilkbaharda renklenen, iki yanında sağlam kayaların üzerine kurulmuş tapınaklar bulunan taşkın dereleri geçtik;  ardında onları vaftiz edenlerle adaş, vahşi doğanın çocuğu yılanyastıklarını; unutulmuş zamanlarda insanların parçalamaya çalıştığı ama acıları devam etsin diye deliklerinde hâlâ paslanmış olan çivilerini bıraktıkları, boyuna damarlı, eğreltiotu kaplı kocaman kayaları; bir çağlayanın basamağa benzer çıkıntılarını; kendi hiç aşınmayan ardı arkası gelmez akıntıların kireçtaşında oyarak oluşturdukları kafatası görüntüsündeki çömlekleri;  gizli bir gölete hızla dökülen ve orada bir süre sakinleşerek durgun bir biçimde yoluna devam eden delişmen dereleri; perilerin bir zamanlar gerçekten dans ettikleri bir çemberle çevrili ya da hepsi çıplak olduğu için bir çemberin içinde tutuldukları daha az engebeli bir araziyi geçerek ine çıka yolumuza devam ettik ve yeni ayın mahcup mahcup bana tepeden baktığı, sabahtan kalma asma bahçesine vardık.

Tüm amacımız daha iyi, daha anlaşılır olmasını sağlamak. Dedim ya işimiz zor. 🙂

Reklamlar

11 comments on “Yazarı Öldürmek

  1. M. Ihsan Tatari
    7 Ağustos 2016

    Aaaa! Benim yazımı örnek göstermişsiniz. Hem de iki sene önce.. Ah, çok utandım ve de şaşırdım. Çok teşekkür ederim ^^ Ve dediklerinize de aynen, kelimesi kelimesine katılıyorum elbette. “Acısı ağzıma sıçıyordu,” çevirisine ise bayıldım 😛 Ellerinize sağlık…

    Liked by 1 kişi

  2. erdalbodur
    29 Kasım 2015

    Çevirmenlik mesleğimizin adı ama bence yaptığımız iş “yazarın hislerine tercüman olmak” dolayısıyla ben yerelleştirmekten yani kitabı/eseri mümkün olduğunca “tercüme kokmayacak şekilde” Türkçe yazmaktan yanayım. Dolayısıyla burada mesleği yapanlar açısından çok önemli bir kültür sorunu da ortaya çıkıyor. Örneğin, hakkında en ufak bir fikri olmayan bir Amerikan veya İngiliz argosunu ya da metinde geçen yerel bir adet hakkında bir şey çevireceksiniz diyelim; bunu bilmek eğer orada yaşamamışsanız neredeyse imkansıza yakın, dolayısıyla çevirmen ya bunu tamamen atıyor ya da saçma sapan bir mot-a-mot çeviriyle mevzuyu havada bırakıp metni öldürüyor. Bu olay en çok da dizi ve film çevirilerinde yaşanıyor. Film veya dizi çevirisi şu anda piyasadaki en ucuz iş ama aslında bu işi yapanların en az birkaç sene Amerika’da yaşamış olması gerek zira o kadar komik şeylerle karşılaşıyorum ki anlatılamaz. Diğer bir konu da aynı kelime tekrarı, özellikle edebi çeviri yapanların Türkçe kelime dağarcığının çok iyi olması gerekiyor, İngilizce karşısında zaten yeni terimlerden de ötürü 1’e 10 oranında dezavantajlı olan lisanımız eğer çevirmen dikkat edip dili zenginleştirmezse çeviri eser de güdük kalabiliyor. Buna da en çok iş dünyası, kişisel gelişim vs gibi İngilizce’den tercüme metinlerde rastlıyorum.

    Liked by 1 kişi

    • Arzu Altınanıt
      29 Kasım 2015

      Kültürel bazı konular konusunda internet denen kaynak olmasa çaresiz kalmayı anlayabilirim ama artık bilmesek bile aradığımız her şeye ulaşabileceğimiz bir kaynak var. Üstelk çoğumuzun o kültür insanlarıyla bir biçimde bağlantısı var. Yine internet sayesinden doğrudan yazarla bağlantı kurup sorular sormak mümkün ki ben emin olamadığım bir noktada bunu mutlaka yapıyorum. Ayrıca çok dikkatli olmamız, öncesinde ne yazdığımızı takip etmemiz gerek. Kuşlar Öterken’i çevirirken şöyle bir durum yaşamıştım. “They are having tea” diye bir cümle vardı. Doğal olarak çay diye düşündüm ve devam ettim. Bir bölüm sonra yine ‘tea’ de et ve pataes yediklerinden söz ediyordu. İşte, o noktada bir dakika dedim. Yazar Avusturalyalıydı.. Araştırınca Avusturalya’da dinner için tea kullanıldığını öğrendim ve başa dönüp düzelttim. İşimiz gerçekten zor. 🙂

      Beğen

      • erdalbodur
        29 Kasım 2015

        “Having tea” Kuzey İngiltere çıkışlı bir deyimdir down-under’a da göçmenlerle gitmiştir doğal olarak, kuzeyde Yorkshire, Lancashire gibi bölgelerde çok kullanılır. Şimdi siz bu örneği verince yine bir alt yazı faciası daha geldi aklıma. İngiliz filmi, adam akşam eve gelmiş karısına “What’s for tea love?” diye soruyor, alt yazıda “Çayın yanına ne var?” yazıyor, kadın “Roast and Yorkshire pudding.” diye cevap veriyor bu sefer “Rosto ve Yorkshire muhallebisi” yazıyor… Tabii bilmeyenler de ne oluyor diye merak ediyor ya da bu İngilizler ne midesiz falan diyor. Bilmem anlatabiliyor muyum derdimi? Bir, tea çay demek değil, iki Yorkshire pudding’in muhallebiyle alakası yok. Az sonra yemek yeniliyor rosto var, yanında hamurlu bir şeyler ama ne çay ne de muhallebi görünüyor ortalıkta. Sonuç çeviri faciası, zaten artık mesleki deformasyondan ötürü uzun süredir alt yazılı hiçbir şey izleyemez oldum yoksa bünye kurulmuş gibi filmi bırakıp konuşma ve alt yazı kontrolüne giriyor. 🙂

        Liked by 1 kişi

    • Arzu Altınanıt
      29 Kasım 2015

      😀 İyi çeviriymiş 😀 Şaka bir yana bu mesleğin en sevdiğim yanı her yeni kitapla yeni bir şeyler öğrenmek. Öğrenme asla bitmiyor.

      Beğen

  3. Okay
    29 Kasım 2015

    Bire bir çeviri, yani kelimesine kelimesine çeviri diye bir kavram yoktur. Çünkü, en yalın şekliyle ifade edecek olursak, farklı dillerdeki kelimeler çoğu zaman birbirlerini tam olarak karşılamazlar ve üstelik kullanıldıkları zamana, kipe ve bağlama göre değişen birçok anlama sahiptirler. Dolayısıyla bir kelime ancak içinde kullanıldığı bağlama göre bir anlam ifade eder. Kişi kullandığı dili tek tek kelimelerin ifade ettiği anlama göre değil, bebekliğinden başlayarak önce anne-babasından ve sonra da yakın çevresinden işittiği şekliyle ve yaşanılan fiili durumun bağlamıyla özdeşleştirerek algılar ve böyle öğrenir. Başka bir deyişle, bir dil demek bir insan hayatı demektir. Bu nedenle de, tercümanın kusursuz bir çeviri yapabilmesi onun her iki dilde de bu tür bir fiili deneyim yaşamış olmasına bağlıdır ki bu da birçoğunun sahip olamayacağı bir fırsat olduğundan iyi tercüman her zaman azdır. Bu iş kelime – kelime çevirip geçilecek kadar basit olsaydı zaten Google Translate gibi basit bir araçla bütün tercümeler yerine getirilir ve kimsenin de başı ağrımazdı.

    Liked by 1 kişi

  4. Gökçe Üstündağ
    28 Kasım 2015

    Örnekler çok yerinde olmuş. Roman karakterlerinin iki kelimenin arasına “fucking” kelimesi koyması problemi var bir de mesela. Unfuckingbelievable gibi. O karakter aslında küfür ediyor, bu şekilde duygusunu ifade ediyor ama nasıl çevireceksiniz? Bir de şimdiki çevirimde yazar her kelimenin arasına ‘ve’ bağlacı koymuş. Olduğu gibi çevirsem yazı kaybolacak, öyle bıraksam “ay bu çevirmen hatasıııııı” diyecekler. Kısa kıs cümleler var adamı deli eden. Derdimiz Türkçe akıcılık mı olmalı burada? Benim de kafam karışıktı. Ama bir okuyucu olarak Türkçe akıcılıktan yanayım. Geçenlerde biri blog yazım hakkında “Çeviri roman okuduğumu unutup kendimi kaptırabiliyorsam severim kitabı ve çeviriyi.” demişti biri. Sanırım ben de o kafadayım 🙂

    Liked by 2 people

    • Arzu Altınanıt
      28 Kasım 2015

      “Çeviri roman okuduğumu unutup kendimi kaptırabiliyorsam severim kitabı ve çeviriyi.” Daha iyi ifade edilemezdi. 😀 O “ve” ler hepimizin baş belası. Ben -erek/ -arak ya da edip / yapıp yazarak yok ediyorum bazılarını. Biz Türkçe’de o kadar çok ve kullanmıyoruz tek cümle içinde.

      Beğen

Yorum Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: